Avrupa’da Yamyamlık ve Yamyamlık Vakaları

Avrupa’da Yamyamlık Rönesans döneminden önce, insanlar şifayı ararken dostlarını değil, kurtlarını arayarak yollarını bulmaya çalışıyorlardı. Thomas Hobbes’un “İnsan insanın kurdudur” iddiası, 17. yüzyılda bir Fransız keşişinin ilginç reçel tarifini hatırlatıyor. Kâseye koy, karıştır, ipek bezden geçirerek süz… Ancak, bu tarifin tamamını vermek, yürek kaldıracak cinsten.

  1. yüzyılın sonlarına kadar, modern tıp henüz gelişmemişti ve insanlar sağlıklarını kendi türlerinden arıyordu. Ancak bu arayış, bir dost olarak değil, bir kurt gibi yaklaşıyordu. İnsan bedeni, kemikleri, kanı; hepsi birer şifa kaynağıydı. Ceset tıbbı olarak adlandırılan bu geleneği, sağlık bulmanın yamyamlıkla örtüldüğü masum bir ambalaj olarak düşünebiliriz.

Avrupa’da Yamyamlık İnsanlar, türdaşlarının etinden, kemiğinden ve kanından faydalanarak sağlık arayışında bulunuyordu. Bu geleneğin, beyaz önlükler içinde tıp âlemine sızması, insan anatomisinin keşfiyle başladı. Yamyamlık, artık bir tabu olmaktan çıkıp, bilimin hizmetine girdi. Anatomistler, bedenleri inceleyerek tıbbi bilgi elde etmeye başladılar. Ancak bu keşif süreci, bedenlerin sahiplerinin izni olmaksızın kullanılması etik soruları beraberinde getirdi.

Gunther von Hagens’in “Body Worlds” sergisi gibi çağdaş plastinasyon yöntemleriyle sergilenen bedenler, anatomiyi öğrenme amacı taşısa da, etik tartışmaları da beraberinde getiriyor. Uzak Doğu’dan alınan izinsiz bedenler, dilencilerin ve kimsesizlerin cesetleri, serginin etik boyutunu sorgulatıyor. Ceset tıbbının geçmişi, yamyamlığın sağlık bahanesiyle nasıl bir dönüşüm geçirdiğini düşündürüyor ve etik değerlendirmelerin her zaman var olduğunu hatırlatıyor.

Avrupa'da Yamyamlık
Avrupa’da Yamyamlık

Epilepsiye karşı sıcak kan, çürüklerin tedavisi için mumya parçaları… 19. yüzyıl Danimarka’sında, idam edilen mahkûmların kanlarıyla bekleşen halk, inançlarına göre sıcak kanın epilepsiyi iyileştirdiğine inanıyordu. Bu inanç, Romalı doktor Celsus’un dönemine kadar uzanıyor; o zamanlarda yaralı gladyatörlerin kanı hastalara veriliyordu.

Avrupa’da Yamyamlık Ceset tıbbının ilginç malzeme listesi sadece kanla sınırlı değildi. “Mumya” terimi, erken modern dönemde mumyalanmış cesetlerden elde edilen parçalar için kullanılıyordu. Bu geleneğe göre, mumya parçaları doğrudan vücuttaki çürüak veya yaralara uygulanıyor, hatta içeceklere karıştırılarak tedavi amaçlanıyordu. Bazı söylentilere göre, Fransa Kralı I. Francis yanında bir mumya parçası taşıyarak güvende olduğuna inanıyordu. Aynı şekilde, Francis Bacon da mumyacılardan bir mumya parçasının kanamayı durdurma gücü olduğunu iddia ediyordu.

Avrupa’da yamyamlık insan eti yeme geleneği, savaşta ele geçirilen düşmanın etini yeme ya da gladyatörlerin kanını içme gibi uygulamalara kadar uzanıyordu. Ancak, bu pratikler genellikle epik anlatımlarla geçmişte izole edilmiş örnekler olarak görülüyordu. Ancak, işleyeceğimiz dönem, Avrupalıların “insan yiyen vahşi öteki” kavramını inşa ettiği modern yıllardı.

Geleneksel “yamyamlık” tasvirlerinden farklı olarak, GEO dergisinin 2011’deki dosyası, 17-19. yüzyıllarda Avrupa’da gizlice devam eden bir yamyamlık tarihine odaklanıyordu. Berlin, Paris gibi önemli şehirlerde ortaya çıkan ve 19. yüzyıla kadar devam eden bu yamyamlık geleneği, 14. ve 15. yüzyıllarda Afrika ve Güney Amerika’yı keşfeden eski dünyalı gezginlerin anlatılarından oldukça farklı bir hikayeye sahipti.

Avrupa'da Yamyamlık ve Yamyamlık Vakaları
Avrupa’da Yamyamlık ve Yamyamlık Vakaları

Avrupa’da Yamyamlık: Ölümün Paradoksu

Rönesans döneminde yaşamış olan İtalyan düşünür Marsilio Ficino (1433-1499), insan bedeninin sadece bir tedavi yöntemi olmanın ötesinde, aynı zamanda bir hayat iksiri olduğunu savunmuştur. Babası da bir doktor olan Ficino, genç bir erkeğin kanını alarak, bu kanın yaşlılara gençlik aşısı yapabileceğine inanmıştır. Bu inanç, ölmüş genç bedenlerin ihtiyarların ömrüne ömür katabileceği düşüncesini içermiştir.

1600’lerin sonlarında, İngiliz doktor Toope’un günlük kayıtlarında, West Kennet toplu mezarından elde ettiği kemiklerle hazırladığı özel “soylu ilaç” ile birçok kişiyi tedavi ettiği belirtilmiştir. Ancak bu “soylu ilaç”ın içeriği açıklanmamıştır. Aynı dönemde, Kral II. Charles’ın ölüm döşeğinde acılarını hafifletmek için yüksek dozda kafatası tozu verildiği bilinmektedir.

1929’da Howard H. Haggard tarafından kaleme alınan bir esere göre, II. Charles’ın doktorları özel bir panzehir, inci şurubu ve amonyağı bir araya getirerek kralın boğazına uygulamışlardır. Sir Walter Raleigh’in hazırladığı bu panzehir, kafatası tozu içeren ünlü “soylu ilaç”tır.

Paracelsus, 16. yüzyılda yaşamış bir doktor ve kimyager olarak, taze cesetleri değerli bulan bir düşünceye sahipti. Cesetlere gösterilen ilgisizliği eleştiren Paracelsus, ölü bedenlerin hayat iksiri haline getirilebileceğine inanıyordu. Takipçisi Johann Schroeder, ölü bir kişinin kadavrasının nasıl hayat iksiri haline getirileceği konusunda ayrıntılı bir tavsiyede bulunmuş, ölünün cinayet sonucu olması gerektiğini savunmuştur.

Avrupa’da 17. ve 18. yüzyıllarda yazılmış ecza reçeteleri, tıbbî yamyamlığın izlerini taşımaktadır. Vücutta nasıl işleme konulacağı, kanın hangi yolla çekileceği gibi ayrıntılar reçetelerde yer almaktadır. Bazı durumlarda, hala yaşayanlardan kan alınması da reçetelerde geçmektedir. Örneğin, 15. yüzyılda Papa VIII. Innocent’e, ölüm döşeğindeyken şifa bulması için kurban olarak seçilen 3 genç çocuğun kanının içirildiği ve bu çocukların hemen, Papa’nın ise kısa bir süre sonra öldüğü belgelenmiştir.

Avrupa'da Yamyamlık ve Yamyamlık Vakaları
Avrupa’da Yamyamlık ve Yamyamlık Vakaları

Yağ Deposundaki Şifalı Potansiyel: Vücut Yağlarından Beklenen Sağlık Umutları

Avrupa’da Yamyamlık Vücut yağlarının şifa kaynağı olarak kullanılması, tarih boyunca çeşitli medikal uygulamalara ilham vermiştir. Özellikle yağların, romatizmal hastalıklar gibi rahatsızlıklara iyi geldiğine inanılarak, bu yağlardan elde edilen merhemlerin tedavi amacıyla kullanılması oldukça yaygındı. İnsan bedeninin farklı bölgeleri ise genellikle küçük parçalara ayrılarak, şarap veya alkol içerisinde çözülerek ilaç olarak tüketiliyordu.

Ancak, bu tedavi yöntemlerinde kullanılan “hammadde”nin kaynağı, genellikle kimsesizlerden, garibanlardan veya idam mahkumlarından temin ediliyordu. Özellikle savaş cephelerinden gelen genç erkek cesetleri, bu tedaviler için ideal “hammadde” olarak değerlendiriliyordu. GEO dergisinin ortaya attığı bir soru ise düşündürücüydü: Acaba insanların mezarlarından çıkarılıp kullanılması, etlerinin ayrılması ve kanlarının boşaltılması gibi uygulamaları, bir tür yamyamlık olarak nitelendirilmeli miydi?

Tarihçilere göre, yamyamlık çeşitleri arasında tıbbi yamyamlık sadece bir kategori olarak kabul ediliyordu. Diğer kategoriler arasında, vahşi kabilelerin ritüel amaçlı insan avlaması ve ilahi dinlerde açlıktan kurtulmak için ölünün etinin yenmesine izin verilmesi gibi uygulamalar bulunmaktaydı. Ancak, ilginç bir şekilde, bu yamyamlık türlerinden sadece ritüel olanı, kategorik ırkçı bir anlatımla ve belli bir coğrafyaya hapsedilmiş olarak karşımıza çıkmaktaydı. Bu durum, yamyamlık pratiklerinin kültürel ve tarihsel bağlamda nasıl ele alındığını sorgulamamıza neden oluyordu.

Avrupa'da Yamyamlık ve Yamyamlık Vakaları
Avrupa’da Yamyamlık ve Yamyamlık Vakaları

“Epistemik Kannibalizm: Bilimsel Yamyamlık”

Avrupa’da yamyamlık geçmişte yaşanmış tıbbi uygulamalar ve yamyamlıkla ilgili bir analiz yapılmaktadır. Ancak, konunun işlenişinde biraz farklı bir bakış açısıyla ele alınabilir. İşte yeniden yazılmış bir versiyon:

Tarih boyunca, Avrupa’da yaşanan zorlu imtihanlar, uzun savaşlar, hastalıklar ve kıtlıklar, insanları hayatta kalabilmek için çeşitli zorunluluklara yönlendirmiştir. Bu zorlu koşullarda, bazı topluluklar insan etini avlayıp yemeyi bir çeşit festivalle kutlamış, bazıları ise sıhhî sebeplerle bu tür uygulamalara yönelmiştir. Bu durum, Avrupa tarihinde iz bırakmış ancak ilginç bir şekilde ırkî ve coğrafî bir itibarsızlaşmaya maruz kalmamıştır.

Öte yandan, aynı tür uygulamaların farklı coğrafyalarda “vahşi” olarak kodlanması ve bu pratiklere dair alayların eksik olması dikkat çekicidir. Avrupa’da yaşanan benzer uygulamaların, tıbbî bir çerçevede sunularak kabul edilebilir hale getirilmesi, düşündürücü bir durumdur. Bu, Avrupa’nın “altın çağları” olarak bilinen dönemlerinden gelen yüksek ideallerle örtüşmemektedir.

Ancak, insanın kendi türünü yemesinin tıp etiği ve insan hakları gibi disiplinleri etkileyen bir konu olduğu da açıktır. Bu konuda cesur tarihçilere düşen görev, bu tarihi olayları bilimsel bir çerçevede değerlendirerek, insanlığın bu ilginç pratikleriyle yüzleşmektir.

Diğer sayfalara göz atmak için tıklayınız